Yansımanın Ötesi

İnsan, birbirinin aynasında kendi gerçeklerini görür…
Yaşamın akışında ilişki kurduğumuz herkesle yaşarız “Ayna metaforunu”. Hayatı birbirimizin üzerinden öğreniriz yansıtmalarla…

Hiç ben kimim gerçekten diye sordun mu kendine?
İçsel derinliklerindeki asıl senle, karanlık yönlerini de dahil ederek hemhal oldun mu?
Hissettiklerinle, niyetlerinle, kimsenin seni görmediği yerlerde gerçekte sen kimsin?…
Bu soruların çoğu sosyal hayatta persona denilen maskelerle gizlenmiştir. Hayatta kalmak ve uyum sağlamak için tektipleşen insanlık, ruhuna uzaklaştıkça kendi hakikatini de en derinlerine gömmüş ve ruhuyla bağlantısını kaybetmiştir. Ta ki bir şeylerden tetiklenince;
gölgelerimizi birinin ışığı aydınlatana kadar…

Hiç fark ettin mi?
Bazen bir insanın sana söylediği tek bir cümle, içinde kabuk bağladığını sandığın bir yarayı kanatır. Onun davranışına öfkelenirsin, sözüne kırılırsın… Ama aslında o anda karşılaştığın şey, kendi gölgende sakladığın parçandır.
İnsan insana aynadır. Hepimiz birbirimizin yüzeyinde kendi iç dünyamızın yansımalarını görürüz. Ne kadar inkar etsek de, sevmediğimiz ya da tahammül edemediğimiz şeyler çoğu zaman bizde de vardır. O gölgeyle yüzleşmek yerine suçu karşımızdakine yüklediğimizde, kendimizi kandırırız. Ve en acısı, bu kandırmanın bedelini başkalarına ödetiriz. Yani temelde kendi gölgemizden kaçarız ama o hep bizim peşimizden gelir…

Aynaya her baktığında gördüğün sen değilsindir, asıl gerçeğin aynanın ardındakilerdir.
Hayat kendini keşfetme yolculuğudur, en yüksek potansiyeline erişebilmek için…


Bir yaşam, kendini her yönüyle tanımak için çok kısa geliyor bana. Bu yüzden birbirimizde görürüz aydınlık ve karanlık yanlarımızı. Birbirimize yansıtırız gerçekleşemeyen potansiyellerimizin yaslarını… Bazen bilip kabul edemediğimiz yönlerimizle, bazen egonun esiri olduğumuz yanlarımızda, bazen de erişemediğimiz kapasitelerimizin hırsında tanırız kendimizi… Yani;
İnsan insanda tanır kendini…

Birbirimizin sûretinde görürüz kendi yansımamızı; ama çoğu zaman kaçarız kendi kendimizden. Kendimizi hep iyi hallerimizle bilmek isteriz ama karanlık yanlarımızı kabul etmek istemeyiz. Herkes su gibi temiz doğar. Kalbinden geçen niyetler ve ruhundan projekte olan davranışlar ve sözler belirler ‘nasıl bir su olacağını’.
Berrak bir su gibi olanın sûretinde kendimizi çok net görürebiliriz. Bulanık bir suya bakınca kendimizi çamurlu ve pis görürüz…
İnsan ne ise karşısındakine onu yansıtır. İnsan, birbirine aynadır işte bu yüzden birbirimize yol gösteren ve kendimizi bulmamıza yardım eden elçileriz hepimiz. Hepimiz bir arayıştayız kendimizden kendimize giden bu yolda birbirimize benliğimizi fark ettirenleriz.

Kendisinin en derinlerindeki karanlıkla yüzleşebilen insanlar, ruhun sûretle ifade ettiği nehrini berraklaştırdıkça; o nehre bakan insan da kendi gerçeğini daha net görebilir.
Bu berrak sûrete bakınca, senin karanlık yanlarına tutulan ışıktır.
Adeta insanın üzerinde açık ameliyat yapmış gibi etki yaratır. İnsan bu açık operasyona katlanamaz ve berrak suyu bulandırmaya çalışır…
Fakat “kendini bilen Rabbini bilir” demişler, yani kendini bilmek en yüksek potansiyelini bilmek demektir. Kendinin en üst versiyonunu bulmaktır. İnsan kendinden kaçtıkça kendinin en gelişmiş versiyonlarından da kaçarak ruhundan uzaklaşır. Ve kendine ihanet eder. Kendini daracık ve sınırlı bir kutuya hapsetmiş gibi belli çerçevelere sığarak yaşamaya çalışır.
Ama ruh…
Ruh içerden fısıldar, daralır, sıkılır, bunalır ve içinde anlam arayan, daha geniş bir dünyayı arzulayan hisleriyle savaşır durur. Kendinden kaçan insan, ruhun en yüksek potansiyeli olan yaratıcıdan kaçıyordur. Ve bu ne kadar konforlu görünse de ruhunu öldüren ve zamanla hayatın anlamını yitirmene sebep olan şeydir…

Yani berrak bir su mahiyetinde olan birine bakınca kendini iyisiyle kötüsüyle görebilirsin çünkü o senin en karanlık yanlarını aydınlatacak ve oralara bakarken gözlerin acısa bile, bunları görmeye cesaret edersen kendini aynada görebilmişsin demektir. Zaten bunu yapabilen, ışığı bütünüyle kendine absorbe edecek ve kendi de berrak bir su olarak başkalarına aynalık yapacaktır.
Yansıtan, berrak bir su ise hem kendini bulma hem de Allah’ı bulma yolculuğunda demektir…

“İnsanın kalbi, hem Mevlânâ’ya hem de İbn-i Arabî’ye göre bir aynadır. Mevlânâ, bu aynanın berraklığıyla Tanrı’yı ve kendi yansımasını görmeyi anlatırken, İbn-i Arabî evrendeki her varlığın Allah’ın isim ve sıfatlarını yansıttığını vurgular. Kalbimizi ve ruhumuzu temizledikçe, hem kendi içimizde hem de evrende ilahi gerçeği seyredebileceğimiz bir aynaya kavuşuruz. Böylece insan, hem kendi özünü hem de Hak’kı görme yolculuğuna çıkar.”


Felsefe ve psikolojide ayna metaforu, insanın kendini ve gerçekliği fark etme sürecini simgeler. Platon, aynadaki gölgeler üzerinden insanların gerçeklik yerine yansımalarını gördüğünü anlatırken, Descartes ve Hegel benliğin ancak kendi yansımasında tanınabileceğini vurgular. Jung ise başkasında gördüğümüz özelliklerin kendi bilinçdışı gölgemizi yansıttığını, Adler ise toplumun birey için bir ayna işlevi gördüğünü söyler. Böylece ayna, hem zihinsel farkındalığın hem de toplumsal ve içsel yansımaların sembolü hâline gelir.

“İnsan insana aynadır sözü, sadece ruhsal bir metafor değil; ayna nöronlarımız sayesinde biyolojik bir gerçekliktir. Başkasında gördüğümüz hareket ve duygular, beynimizde kendi yansıması gibi aktif olur ve böylece birbirimizin iç dünyasını ‘görür’ ve hissederiz.” ve ayna nöronlarını sağlıklı kullanamamış bireyler yetişkinliklerinde yeterince görülmemiş hissedeceği için belirli ruhsal sıkıntılara ve kendi gerçekliği sandığı karanlık düşüncelerinde hapsolur. Bu hem kişiye hemde topluma zarar veren en büyük etmenlerdendir…

Bireyin kendidenlik algısı “Ben kimim?” sorusuna verdiği cevaplardan oluşur. Sağlıklı bir kendidenlik algısı, kişinin hem kendi iç dünyasında tutarlı hissetmesini hem de dış dünyada “ben buyum” diyerek var olabilmesini sağlar.
Lacan’a göre insan, kendini ilk kez aynada gördüğünde bütünüyle tanıdığını sanır ama aslında bu görüntü bir yansımadan ibarettir. Benlik dediğimiz şey, dışarıdaki yansımayla özdeşleşerek oluşur ve bu yüzden her zaman biraz yanılsama ve yabancılaşma içerir. Yani biz kendimizi doğrudan değil, daima bir yansımadan ve başkasının bakışı aracılığıyla tanırız.

Bence ayna metaforu insanın kendi özünü bulmak ve hayatta anlamını bulma yolculuğunda biz insanlığa verilmiş çok değerli bir bilmecedir. Önemli olan bunu hayatın içinde bir oyun gibi yumuşatarak oynayabilmek ve süreçlerden keyif alarak kendi özümüze anlam katabilmektir.

Umarım tüm insanlık birbirine keyifli bir yerden ayna olmayı başarabilir ve hepimiz elbirliği ile dünyayı daha yaşanılası hale getirebiliriz.
Herkesin kendi özbenliğini onurlandırarak yaşadığı, birbirimize düşman gibi değil “yaradanın özündeki çeşitlilik” olarak baktığımızda aslında insanlığın bu dünyaya ters bir misyonda yaşamaya çalıştığını fark ederiz. Ve evrenle savaşmak yerine, hayatı yaşanabilir kılan şekilde, keyifli açılardan yaşayabiliriz.

Önce aynada kendimize bakma cesaretini gösterebilirsek, tüm sırların kapısını aralamış oluruz…
Bambaşka bir dünya mümkün!

Aynalar türlü türlüdür.
Yüzünü görmek isteyen cam’a, özünü görmek isteyen can’a bakar.
– Mevlânâ


Değerlendirme: 1 / 5.

Almanca bir eser olan; Spiegel im Spiegel → “Aynadaki Ayna” anlamına gelir.

Bu ifade, bir aynanın başka bir aynaya yansımasıyla oluşan sonsuz görüntüyü betimler. Bu aynı zamanda benliğin kendini yansımalarda keşfetmesi ve bitmeyen içsel yolculuğun sembolüdür.
Parça, insanın kendi yansımasıyla yüzleşmesini, aynı zamanda sonsuzluk ve ilahi bütünlüğü sembolize eder.
Arvo Pärt,1978

Yorum bırakın