Varlık Amacına Hizmet Etmek

Hiçbir varlık gibi insan da bu dünyaya boşuna gelmemiştir. Yaratılışta her canlının bir amacı vardır. Ve bu amaçlar hepimize ayrı ayrı özelliklerle verilmiştir. Bu farklılıklar bize verilen en özel hediyelerdir…

İnsan dediğin sadece bir beden ve kişilikten mi oluşur? Hepimizin çeşit çeşit sureti, rengi, dili ve ırkı olduğu gibi hepimizin bu dünyada yolculuk ederken farklı ruhsal misyonu da vardır.

Varoluş amacına hizmet etmek; insanın sadece “yaşayıp gitmesi” değil, dünyaya geliş sebebini idrak ederek kalbiyle, aklıyla ve eylemleriyle bu amaca göre bir hayat inşa etmesidir.


İnsanın varlık amacına uygun yaşamasını birkaç açıdan ele alabiliriz. Bunlar:
Psikolojik açıdan: Kişinin değerleri, yetenekleri ve tutkularıyla uyumlu bir yaşam sürmesidir.
Felsefi açıdan: İnsanın “Neden varım?” sorusuna verdiği kişisel cevaptır.
Mistik açıdan: Ruhun bu yaşamda öğrenmek, deneyimlemek ve dünyaya ifade etmek istediği özdür.
Tasavvufi açıdan: Varlık amacı, dışarıda bir anlam aramak değil; hakikate doğru yürürken özünü keşfetmektir. Tasavvuf ise bu yolculuğu “Kendini bilen, Rabbini bilir” sırrıyla özetler.

Felsefede varlık amacı, insanın evrendeki yerini sorgulamasıyla başlar. Özellikle varoluşçu felsefeye göre (Jean-Paul Sartre, Albert Camus vb.), insanın dünyaya gelişinde önceden belirlenmiş hazır bir varlık amacı yoktur. Varoluş özden önce gelir, yani insan önce var olur, daha sonra kendi özgür iradesi, seçimleri ve eylemleriyle kendi varlık amacını kendisi inşa eder.

Diğer bir bakış açısında ise yine felsefede ve dini görüşlerde “Önce amacımız/özümüz vardır, sonra o amaca uygun şekilde var oluruz” der. Felsefede bu düşüncenin temeli Esansiyalizme (Özcülük) dayanır. Teolojide, dinde veya Kreasyonizmde (Yaratılışçılık) dünyaya gelirken bir varoluş amacıyla yaratılırız fikrine dayanır.

Klasik felsefede (Sokrates, Platon, Aristoteles dönemi):
Aristoteles’e göre doğadaki hiçbir şey nedensiz ve amaçsız değildir. Bir meşe palamudunun amacı nasıl ki bir meşe ağacına dönüşmekse, insanın da doğuştan gelen nihai bir amacı vardır. Aristoteles, insan için bu varoluş amacını “Eudaimonia” (En yüksek iyiye, erdeme ve ruhsal doyuma/mutluluğa ulaşmak) olarak tanımlar.

Varoluşun anlamı ve amacı her çağda bahsedilmiştir bunun yanında insan olmanın ve insan kalmanın zorluğundan da sürekli bahsederiz.
Peki insan kendini bir anlama sığdırabiliyor mu ki insan olmak bir anlam kazansın?
Yani insan, bedeninin içindeki ruhu tanıyor mu ki insan olabilmenin liyakatine erişebilsin.
Çünkü insan olmak, sadece dünyada yaşarken pasif bir varoluş süreci değil; her gün yeniden yürünmesi gereken aktif bir hak etme ve o öze yaraşma yolculuğudur.

Herkes en az bir kere “Neden varım?” diye sormuştur kendine, ve bence günümüzün en büyük problemlerindendir bu kendine yabancılaşmadan doğan savrulmalar…
O yüzden “asıl mesele insan olmak değil, önce ‘kendini tanımak’, varlığını buna göre anlamlandırmak ve hayat yolculuğunda bu anlama göre yol alabilmektir.”

Hangi görüşe bakarsak bakalım varlık amacımızı bulmak için; isterse önceden yazılmış olsun biz hatırlamaya çalışalım isterse hiç yazılmamış olsun kendimizi keşfe çıkalım, bizler bir şekilde sorgulayıp deneye yanıla amacımızı bulmaya çalışacağız…
Hangi disiplini konuşursak konuşalım, varlık amacımızı kendi içimizde derinleşerek bulmak zorunda kalacağız. Çünkü hiçbirimize yazılı bir kanun gibi verilen bir amaçlar listesi yok…

Yani bir insanın varlık amacına hizmet etmesi için ilk önce insanın kendi içindeki özünü keşfetme yolculuğuna çıkması gerekir. Bazen doğuştan gelen yeteneklerimizden bahsederiz ve bunları kolayca geliştirip erkenden yola koyulabiliriz. Mesela bir bestecinin işi insanların ruhuna dokunacak müziği bestelemek, aktarılacak duyguyu nasıl hitap edeceğine karar verebilecek yetiye sahip olmaktır.
Ve bu yeteneğin kendi özünde olduğunu erken yaşlarda keşfettiyse, bunu yetkinliğe dönüştürmek daha kolay olacaktır ve dünyaya bu yönüyle hizmet eden biri haline gelecektir.

Sadece meslek değil; ilgi alanlarımız, karakter özelliklerimiz, tutkularımız, miras bırakmayı düşündüğümüz değerlerimiz, vizyonumuz ve misyonumuz, yetkinliklerimiz ve yatkınlıklarımız…
Bunlar kendimizi daha yakından anlamak için bakabileceğimiz göstergelerdir.

Varlık amacımızı kesin olarak bulmuş hissedebilir ve o amaca tutkuyla bağlanıp bir ömür geçirebiliriz ya da bir ömrü kendimizi keşfetmekle geçirebiliriz, her iki ihtimalde de mesele kendimizi bu dünyada var olmak için bir amaca bağlı hissetmektir.
Varlık amacını bulamamış veya hiç bu yola dahi girmemiş biri kendini çok kolayca kötü olarak nitelendirdiğimiz uğraşıların içinde bulur.
Bağımlılıklar, tembellik, hayatı boş ve anlamsız gören bir psikoloji içinde olmak, bencilleşmek gibi insanı tüketen ve çürüten, kendinden uzaklaştıran davranış ve düşünce kalıplarının esiri olur…
Ve önce neden burada olduğunu unutur daha sonra ise varlığının amacını. Faydasız olmayı bırak zararlı olmaya başlar… İşte varlık amacına hizmet etmenin insan için önemi budur.
İnsan kendi varoluşunu anlamlandırmadığında aslında kendine zarar vermiş olur. Çünkü kendinden uzaklaşan insan, günümüz tabiriyle “boş insan” olarak kalır…

İnsan varoluşunu ortaya koyması için mükemmel başarılara, mükemmel bir güzellik/yakışıklılığa, büyük bir zenginliğe vb. gibi her şeyin en mükemmeline sahip olması gerektiği illüzyonuna kapılır. Aslında bir insan sadece yardımsever olduğu için bile bu dünyaya gelmiş olabilir…
İnsanın “her şey tamam olunca gerçekleştireceğim” hissiyatıyla kendi varoluşunu bile ertelemesi aslında yaşamının birçoğunu kendinden uzak geçirmesine sebep olmaktadır. Bazen her şeyin en mükemmeli yerine sadece o an içinde varlık amacına hizmet etmek için en doğru ve en iyiye giden yolu seçmek bile varlığını ortaya koymaktır…

Bazen amacına giden yol uğraştırıcıdır, bazen de çok basit. İnsanın varlık amacı tamamen kendini nasıl görmek istediğiyle ilgilidir. Bizler kendimize neyi yakıştırırsak o oluruz. Ya kendimize bu dünyada var olmak için bir amaç ediniriz ya da anlamsız bir varlığın altında ezilen potansiyelimizle yaşar gideriz…

Yani varlık amacına hizmet etmek aslında insanın kendini bulması ve kendini bu yaşamda var etmesidir. Hepimiz bazen yaşamı öylesine yaşıyor gibi sıradanlaştırırız. Ve sonra içsel bir kaygıya düşeriz; işte o kaygı iç sesimizin “sen bu dünyaya boşuna gelmedin” deyişidir.

Bazen kendimizi unutup başkalarının kendini ortaya koyuş şekline göre kendimizi değerlendiririz. Fakat aynı kıyafet onda güzel durduğu kadar bende durmaz veya bende durduğu gibi ona yakışmaz…
Herkesin varlığının anlamı kendine özgüdür.

Kendimizi tanıdığımızda hepimiz birbirimizin özünü de görmüş olacağız. Kendi varoluşumuza saygı duyduğumuzda, başkalarının varoluş amaçlarını daha yakından tanıyıp anlıyor olacağız.
Dünyada hiçbir şey nedensiz olmadığı gibi biz de nedensiz değilsek,
Peki sizce neden buradayız?

“İnsan, hayvan ile Üstinsan arasına gerilmiş bir iptir; uçurumun üzerinde bir ip… İnsanın büyük yanı, onun bir amaç değil, bir köprü olmasıdır.”

— Friedrich Nietzsche (Böyle Buyurdu Zerdüşt)


Yorum bırakın